Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Louise Glück’ün ödül konuşması: Şair ve okur

0
268
Nobel Edebiyat Ödülü
2020 Nobel Edebiyat Ödülü'nün Sahibi ABD’li şair Louise Glück

Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Louise Glück önceki gün ödülünü aldı. Ödül töreni bu yıl salgın dolayısıyla gerçekleştirilmediği için Glück’e ödülü Massachusetts’teki evinde verildi. Amerikalı şairin Nobel konuşması da yayımlandı. “Şair ve Okur” adlı konuşmanın Türkçe çevirisini sunuyoruz.

Küçük bir çocukken, sanırım beş altı yaşlarındaydım, kafamdan bir yarışma düzenlemiştim, dünyanın en iyi şiirini seçme yarışması. İki finalist vardı: Blake’in “Küçük Siyah Çocuk” ve Stephen Foster’ın “Swanee Irmağı” şiirleri. Büyükannemin Long Island’ın güney kıyısında, Cedarhurst köyündeki evinin misafir yatak odasında, Blake’in unutulmaz şiirini, tercih ettiğim gibi, dudaklarımla değil aklımdan okuyarak, Foster’ın tekinsiz, kasvetli türküsünü de içimden söyleyerek bir aşağı bir yukarı dolaşıyordum. Blake’i nasıl olup da okuduğum bir sır. Genellikle siyaset ve tarih kitapları ve pek çok roman bulunan evimizde galiba birkaç şiir antolojisi vardı. Ama Blake’in şiirini zihnimde büyükannemin eviyle birleştiriyorum. Büyükannem kitaplara düşkün bir kadın değildi. Ama evinde Blake, Masumiyet ve Tecrübe Şarkıları, ile birlikte çoğunu ezberlediğim, Shakespeare’in oyunlarındaki şarkılardan oluşan küçük bir kitap vardı. Cymbeline’deki şarkıyı ayrı severdim, muhtemelen hiçbir şey anlamasam da çekingen, ürkek bir çocuğa heyecan verici gelen sesi, ritmi, emir kipinin çınlamalarını duyardım. “Mezarına herkes saygı duysun.” Öyle umardım.

Onurlandırma ya da büyük ödüller için böyle yarışmalar bana doğal görünürdü; ilk okumalarım olan efsaneler bunlarla doluydu. Dünyanın en iyi şiiri benim için, o genç yaşımda bile, onurların en yükseğiydi. Bu aynı zamanda kızkardeşimle birlikte yetiştirilme tarzımızdı, Fransa’yı kurtarmak (Jeanne d’Arc), radyumu keşfetmek (Marie Curie). Hiyerarşik düşünmenin tehlikelerini ve kısıtlamalarını daha sonra anlamaya başladım ama çocukluğumda bir ödüle değer görülmek bana önemli geliyordu. Bir dağın zirvesinde, uzaktan görünen kişi dağdaki tek ilgi çekici şeydi. Biraz aşağısındaki kişiyse görünmezdi.

Bu durumdaysa şiir öyleydi. Özellikle Blake’in bir şekilde hayalimdeki yarışmadan haberdar olduğuna, sonucu azimle beklediğine emindim. Öldüğünü biliyor ama yaşadığını hissediyordum, benimle konuşan sesini duyuyordum, kendini gizlese de bu onun sesiydi. Sadece benimle ya da özellikle benimle konuştuğunu hissediyordum. Kendimi seçilmiş, ayrıcalıklı görüyor; aynı zamanda konuşmaya can attığım kişinin, Shakespeare ile birlikte, zaten konuştuğum Blake olduğunu seziyordum.

Yarışmayı Blake kazandı. Ama sonradan iki şiirin birbirine ne kadar benzediğini fark ettim; şimdi olduğu gibi o zaman da, ağıt ya da özlemle büyümüş yalnız insan sesi bana çekici gelmişti. Yaşım ilerledikçe döndüğüm şairler de, seçilmiş dinleyici olarak, yapıtlarında önemli bir rol oynadıklarım oldu. Candan, ayartıcı, çoğu kez de kaçamak ve gizli saklı. Stadyum şairleri değil. Kendi kendine konuşan şairler değil.

Bu anlaşmayı sevdim, şiirin söylediği şeyin hem asal hem de, bir rahip ya da psikanaliste anlatılanlar gibi, özel olduğu duygusunu sevdim. 

Büyükannemin misafir yatak odasındaki ödül töreni, gizliliğinden dolayı, şiirin yarattığı yoğun ilişkinin bir uzantısı gibi göründü bana: bir uzantı, ihlal değil.

Blake benimle küçük siyah çocuk aracılığıyla konuşuyordu; o bu sesin gizli kaynağıydı. Görünmezdi, tıpkı küçük siyah çocuğun görünmediği gibi, ya da algılayışı zayıf ve kibirli beyaz çocuk tarafından yanlış görünürdü. Ama anlattığının doğru olduğunu biliyordum, fani, ölümlü bedeni apaydınlık, saf bir ruh taşıyordu; bunu biliyordum çünkü siyah çocuğun söyledikleri, aktardığı duygu ve deneyimleri suçlama içermiyordu, intikam isteği yoktu, yalnızca ölümden sonrası için vaat edilen kusursuz dünyada olduğu gibi kabul edileceğine ve yoğun sevinç içinde daha kırılgan olan beyaz çocuğu ani ışık selinden koruyacağına ilişkin inanç vardı. Bu umut gerçekçi değil, hakikati görmezden geliyor, şiiri dokunaklı ve içten içe siyasi hale getiriyor. Siyah çocuğun kendini duymaktan alıkoyduğu, annesinin onu korumaya çalıştığı acı ve haklı öfke okuyucu ya da dinleyici tarafından hissediliyor. Okuyucu çocuk bile olsa.    

Herkesin gözü önünde onurlandırılmaksa başka bir konu.

Yaşamım boyunca şevkle içine çekildiğim şiirler tarif ettiğim türde olanlar, içten seçim ya da çarpışma şiirleri, dinleyeni ya da okuyanı bir güvenin yahut feryadın muhatabı kılan, bazen de işbirlikçisi yapan şiirler. “Ben hiç kimseyim,” der Dickinson. “Sen de mi hiç kimsesin? / O zaman ikimiziz —sakın söyleme…” Ya da Eliot: “Gel gidelim öyleyse, sen ve ben / Akşam göğe karşı serilince /Ameliyat masasında baygın bir hasta gibi…” Eliot izcileri toplamak için seslenmiyor. Okurdan bir şey istiyor. Mesela Shakespeare’in “Seni bir yaz gününe benzetsem mi” dizesinin aksine: Shakespeare beni yaz gününe benzetmiyor. Büyüleyici ustalığa kulak misafiri olabilirim ama şiir benim varlığımı gerektirmiyor.

Benim içine çekildiğim türden sanatta, toplu ses ya da yargı tehlikelidir. Candan konuşmanın riski onun gücüne ve ifadesiyle ya da özgüveniyle şiirin sesine cesaret veren okurun gücüne güç katar. 

Peki, topluluk kendisini sürgün etmek ya da görmezden gelmek yerine alkışlar ve yüceltirse böyle bir şaire ne olur? Şair kendini tehdit altında, tuzağa düşmüş hisseder.

Bu, Dickinson’ın meselesi. Her zaman değilse de çoğu kez.

Emily Dickinson’ı en tutkulu biçimde yeniyetmelik çağımda okudum. Genellikle geceleri, yatma vaktinden sonra, oturma odasındaki kanepede.

Ben hiç kimseyim! Sen kimsin?
Sen de mi hiç kimsesin?

Ve o zaman okuduğum baskıdaki, hâlâ yeğlediğim hali:

O zaman ikimiziz —sakın söyleme!
Sürgün ederler bizi, bilirsin işte…

Ben kanepede otururken Dickinson beni seçmiş ya da tanımıştı. Biz seçkin kimselerdik, görünmezlikte birinin ötekine yardım ettiği  yoldaşlardık, bu gerçeği sadece biz biliyorduk. Dünyada biz hiç kimselerdik. 

Bizim gibi var olan, bir ağaç kütüğünün altını güvenli sayan insanlar için sürgün nedir? Sürgün kütüğün yerinden oynamasıdır. 

Emily Dickinson’ın genç kızlar üzerindeki zararlı etkisinden söz etmiyorum. Toplum içinde yaşamaya güveni sarsan ya da öyle bir yaşamı genellemelerin duyarlılığı yok ettiği bir alan olarak gören, açık sözlülüğün ve içi dolu ifşaların yerini yarı hakikatin aldığı bir mizaçtan söz ediyorum. Örneğin: işbirlikçinin sesini düşünün, Dickinson’ın sesini, yargılama sesi onun yerini almış. “Biz hiç kimseyiz, sen kimsin?” Bu mesaj birdenbire uğursuz hale gelir.

8 Ekim sabahı tarif ettiğim gibi bir paniği hissetmek benim için sürpriz oldu. Işık çok parlaktı. Terazi çok genişti.

Biz kitap yazanlar ola ki çok kişiye ulaşmayı dileriz. Ama bazı şairler çok kişiye ulaşmayı, bir konser salonunu doldurmak gibi, uzamsal olarak düşünmez. Bunu zamana ilişkin sayarlar, sırayla, gün geçtikçe, geleceğe doğru, ama etkileyici bir biçimde bu okurlar birer birer, yalnız gelirler.


Bana bu ödülü vermekle İsveç Akademisi’nin candan, kişisel sesi onurlandırmayı seçtiğine inanıyorum, açıkça söze dökmek o sesi bazen çoğaltır ya da yaygınlaştırır ama asla onun yerini alamaz.

Önceki İçerikÇeviri kitapta çevirmenin doğum tarihine bakılır mı?
Sonraki İçerikSoğuk Savaş casusluk romanlarının usta yazarı John le Carre 89 yaşında yaşamını yitirdi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here