Ninemin Sandığı

0
506

Büyülü bir sandıktı Ninemin Sandığı. Çocuk aklımla hayallerimdeki her şeyin içinde olduğu ya da benim öyle zannettiğim bir sandık. İçinden daha önce kimsenin görmediği şeyler çıkan. Açıp baktığımda bile “hayır bu değil” hayal kırıklığıyla hâlâ bir şeyler aramaya devam ettiğim sandık. İçinden yayılan nar kokularını, 25 yıl sonra bile unutamadığım sandık.

Köy evlerinde uyumak için yere serilen yataklar sabah toplanıp bir yere istif edilir. Bizim evimizde de öyleydi. Yatakların istif edildiği odada –daha çok kiler gibi- benim ve kardeşlerimin en büyük hazinesi vardı: Ninemin Sandığı!

Bu sandık bizim gözümüzde öylesine büyük bir gizem barındırıyordu ki evdeki büyükleri atlattığımız her an oraya koşardık. Suçüstü yakalandığımız da olmuyor değildi hani…

Ninemin Sandığı ‘nın içinde bazen birkaç şeker, bazen bir parça pestil, bazen ceviz, bazen helva kutuları, bazen poşet içinde saklanmış kuru üzüm, mevsimine göre bir portakal, birkaç elma ama en çok da nar bulunurdu. O günlerden bugüne çok şey değişti ama köydeki yaşlılar arasında “hediye” edilecek bir şey sıralamasında narın yeri hiç değişmedi: Birbirine uzak yaşlılar karşılaştıklarında ceplerinde, torbalarında, poşetlerinde bir dosta uzatacak kırmızı bir narı hep saklamışlardır. Nara atfedilen bu büyük önemi küçükken hiç anlamazdım. Hazine sandığımızda her daim bulunan ve nenemin bir arkadaşını dostunu komşumuzu ziyarete gittiğinde çıkarıp usulca narı onun yanıbaşına bırakışına defalarca şahit olmuştum.

Nar, dostlukları komşulukları pekiştiren bir şeydi ve bizim büyülü sandığımızda onlardan çok bulunurdu. Dedemin şehre her gittiğinde, gurbete çıkmış amcamların her dönüşlerinde getirdiği poşet poşet narlara bugünden dönüp bakınca şu gerçekle karşılaşıyorum her seferinde: Kahvenin olmadığı dağ köylerinde, narın kırk yıl hatırı vardı…

Ninemin Sandığı

Ninemin Sandığı büyülüydü. Ne zaman açsan bir daha hiç duyamadığım bir nar, kekik, elma ve portakal kokusu yayılırdı. Eski fırınları hatırlatıp “ekmek kokusu”ndan bahsedip şimdiki ekmeklerden koku alamadığından yakınan insanlar vardır ya hani, aynen onun gibi ben de o sandıktan aldığım kokuyu bir daha alamadım hiçbir şeyde.

Ne raf raf dizilmiş nardan aynı kokuyu aldım, ne portakaldan ne elmadan ne kekikten ne reyhandan. Ya narın kokusu değişmişti ben büyüyünce, ya da çocukluğumun gizli köşelerinde olağanüstü bir sandık ve ondan yayılan koku imgeleri sağlam yer tutmuştu.

Açmamız yasaklanmış ama ağzına asla kilit vurulmayan bir sandıktı neneminki. İçinde kendi eşyaları olurdu. O sandığı evlendiğinde dedem hediye etmiş. İlk kocası evlendikten bir ay sonra askere gider ve bir daha dönmez. Dedem de onun köyüne nasıl olmuşsa yolu düşmüş, görmüş, sevmiş, istemiş ve evlenmişler.

Oymalı sandık da düğün hediyesi, bir tarak ve ufacık bir ayna ile birlikte.

Geçen onca yıla rağmen sandıktan yayılan bayıltıcı güzellikteki kokuyu bir daha hiçbir yerde duymadım. Keşke hep çocuklukta kalsaydım diyecek kadar sevdiğim kokuyu, köyüme gittiğim son seferde –yaklaşık bir ay evvel- tekrar aradım. Ama nafile. İçinde belden aşağısı uzun yıllardır tutmayan ninemin eşyaları yok artık. Haliyle çocuk aklımızı başımızdan alan kokusu da…

Eski bir dostu, çocuklukta kalmış şahane bir oyuncağı bulmuş gibi sevindim sandığı görünce. Etrafında gezindim, dokundum, kapağını, oymalarını inceledim uzun uzun. O kokuyu almayı hayal ederek kapağı kaldırdım. Gördüğüm; çocukluktan kalma düşlerin yıkılması demekti ve bu düşlerin yıkılmasında galiba benim de payım epey büyüktü.

Benim ortaokul, lise, üniversite yıllarından toplayıp valizlere doldurup köye getirdiğim kitaplar annem tarafından bu sandığa doldurulmuştu. Sandıktan sahaflarda gördüğümüz bir kitap kokusu yayılıyordu. Kesif bir koku. Çürüyen sayfalara dizili harflerin inlemelerini duyabilirdim eğer çocukken uslu biri olsaydım. Belki de o kitapların birinde nenesinin dedesinin gizli hazine sandığından bahseden çocukların hikayeleri vardı. Kimbilir…

Sandığı terk ettiğimiz için kendime bolca kızıp, kitaplarımın sağ salim “güvenli” bir yer bulmasından hoşnut ama illa ki biraz üzülmüş olarak nenemin yanına vardım. Dedemle elma soyup yiyorlardı. Yanlarına oturdum. Ninem kendi yer yatağında oturmuştu, dedem de onun yanında. Ben oturur oturmaz ninem yastığının altına eğildi.

Ninemin eli; kocaman, kırmızının her tonunu içinde barındıran mis kokulu bir narla çıktı yastık altından. Yüzüme çocukluğumun gülümsemelerine benzer bir gülümseme yerleşti.

Sandık yoktu ama yastık altında duruyordu nar, hâlâ.

Düşüncelerinizi Bize Yazın