Bir Kendi Kitabını Kendi Yapma Hikâyesi

0
4075
Cihan Gülbudak

Kendi yazdığı kitabın her aşamasını sabırla hazırlayan ve okuyucuya ulaştıran Cihan Gülbudak, yaptığı işle çağın bu özelliklerine âdeta meydan okuyor: Birbirinin aynı olmayan 666 kopya kitabı 2,5 yılda kendi elleriyle ciltleyerek, sayfaları dikerek, şirazesini yaparak okuyucusuna ulaştırdı. İşte bir kendi kitabını kendi yapma hikâyesi…

Sıradışı bir yazar, Cihan Gülbudak. Onu sıradışı yapan ise yazdığı kitabı bizzat kendi eliyle dikmesi, katlaması, ciltlemesi ve okura sunması. Matbaa da kendisi, yayınevi de kitap satış mağazası da. Kitabın tutkalını, kâğıdını, mukavvasını kendisi temin ediyor, dikiyor, çekiçle büküyor, en son üstüne mührü basıyor. Ortalama üç günde bir kitap hazırlıyor.

“Neden kendi kitabımı yapmıyorum?”

Cihan Gülbudak, “Habis Kıssa” ismiyle yazdığı romanını birkaç yayınevine götürdü ancak özellikle romanın içindeki dini göndermeler, referanslar ya da tartışmalar nedeniyle yayınevleri yayımlamaya yanaşmadı.

Cihan Gülbudak

Neden kendi kitabımı yapmıyorum?” diyerek işe koyulan Gülbudak, kitabından 666 kopyayı tam 2,5 yıl emek vererek hazırladı, okurlarına ulaştırdı. “Habis Kıssa”nın bittiğini duyuran Gülbudak, artık ikinci romanını yazmaya başlayacağını söylüyor. Habis Kıssa’nın her baskısında fiyatı değişti. İlk yüz kitap 100 liradan satılırken, ikinci yüz kitapta bu fiyat 200 liraya çıktı. Kitabın son kopyaları ise 400 liradan satıldı. Her baskıda fiyatın değişmesini ise yazarı,

Ben aslında okura ikinci, üçüncü romanımdan ayırdığım zamanı satıyorum

sözleriyle açıklıyor.

Cihan Gülbudak, yeni kitabını, yaşadığı deneyimi, okurla ilişkisini Zekitap‘a anlattı. İşte kendi kitabını kendi hazırlayan yazar ve mücellittin hikâyesi…

Habis Kıssa’nın bittiğini duyurdunuz. 2,5 yıl emek verdiniz. Bu uzun süreyi özetlerseniz neler söylersiniz?

Cihan Gülbudak

Romanın kendisini yazmaktan çok daha uzun ve meşakkatli bir süreçti bu. Birkaç aşamadan oluşan tutkal işinin kuruması, onu beklerken kâğıt katlamak, sipariş edilen kâğıdın gelmesini beklerken fasikülleri dikmek, bulduğum her boşluğa kapak ile yaldız basma işini sıkıştırmak ve daha nicelerinden oluşan geceli gündüzlü bir işi kotardım. Gururluyum.

Kitabı kendinizin ciltlemesi ve piyasaya o şekilde sunulması fikri ilk nasıl çıktı?

Benim bir müzik ve sahne geçmişim de var. Ülkemizde yayıncılık ne denli sıkıntılıysa müzik ile sahne dünyamız da ve hatta genellemek yanlış olmazsa tüm sanat cemiyetimiz de aynı derecede çukurda diyebiliriz. Yaptığım müziğe sahne bulamıyordum. Çıkacak ufak bir sahne bulsam o sahneyle seyirciyi buluşturacak bir ortak payda bulamıyordum.

Cihan Gülbudak

Ben de önce sokağa, metrolara indim sonra da butik ev konserleri düzenlemeye başladım. Yani seyirciyle aramda bir pürüz olmaksızın iletişim yoluna gittim. Bu fikirden ilhamla on yıl evvel yazdığım ancak yayıncıların ilgisini çekmeyen romanımı da müziğim gibi aracıya ihtiyaç duymadan ilgilisine ulaştırabilir miyim acaba sorusuyla başladı her şey.

“Adamın Biri Kızmış, Kırılmış, Hırs ve Sebat Edip Sektöre Meydan Okuyarak…”

Sizin yaptığınız işte (yazarın kitabı yazması, ciltlemesi ve okura kendi eliyle sunması) “okur” bu işin neresinde? Nedir “okur”un bu bütündeki rolü?

Cihan Gülbudak

Büyük bir edebiyat yaptığımı iddia etmiyorum. Belki de yayıncı benim yazdıklarımla ilgilenmemekte haklı bile olabilir. Romanın bir kopyasını bitirmek tahminen üç günü buluyor. Nüsha okurun eline geçtiğinde tuttuğu şey sadece bir roman değil bence, ki bu çok bayat bir iş olurdu.

Sanatın bu denli kendini tekrarladığı, yazacak yeni şeylerin tükendiği, edebiyatın kabak tadı verdiği bir dönemde ben okura roman karakteri olmayı teklif ediyorum aslında. Dünyanın en güzel betimlemelerinden, en sağlam kurgusundan, en ilginç karakterlerinden daha gerçek bir şey oluyor ellerinde. Adamın biri kızmış, kırılmış, hırs ve sebat edip sektöre meydan okuyarak, biraz da emeğini metalaştırarak düşünü elle tutulur hale getirmiş. Buna hami olmak en az kendi kitabını kendi yapmak kadar büyük delilik.

Ne tür tepkiler aldınız? Çevrenizden, edebiyat, kültür sanat çevresinden?

Cihan Gülbudak

Yayıncıların bu eseri kitaplaştıramama gerekçelerinden biri de işin kurgu tarafında Kur’an ve Hz. Muhammed’e uzanan bölümleriydi. Onların korktuğu kadar büyük bir tepki almadım öncelikle. Edebiyat, kültür ve sanat çevresinin bu girişim hakkında olumlu ya da olumsuz bir fikir beyan ettiğini görmedim. Ben zaten elektronik postalara yağan birbirinin aynısı binlerce basın bültenini veya eş dost ricasını servis etmenin ötesinde öyle bir çevrenin olduğuna inanmıyorum Türkiye’de.

Ancak geçen sürede şunu gördüm, kimi yayıncılar nesne ya da prestij kitap denemeleri yaptı. Bazısı epey başarılı da oldu, bazısının elinde patladı. Bir yayın grubunun bu hadiseye eğilmesine vesile olduysam üzülürüm. Çünkü bana göre nesne kitap ya da prestij kitap, malzemeyi pahalı tutarak makinalara yaptırılan ürün değildir. En azından gerçek bir şirazeyi hak eder.

Okurlarınızın profili nasıl? Genç, yaşlı, orta yaşlı? Okurlardan gelen geri dönüşler nasıl? Neler düşünüyorlar kitap hakkında?

Cihan Gülbudak

Habis Kıssa zor bir metin. Ancak ben hevesliye define vermeyi değil define haritasında gezdirmeyi tercih ediyorum. Dönüp dönüp okumanın ve her yeni okumada farklı şeyleri keşfetmenin imkânı var bu romanda. Meczup mahlasıyla yaptığım müzik de öyleydi. Kolay anlaşılmıyor fakat ağızda bıraktığı tat fazlasıyla kendine has diyebilirim.

Çok çeşitli yaşlardan, mesleklerden kimsenin ilgisini çekiyor kitap. Dışı çok satanik görünmesine rağmen aslında yüksek oranda tasavvuf içeren müstehzi bir dili var. Ancak beni sosyal medyadan takip eden kişiler bu zıtlıklarla aramın iyi olduğunu bildiği için hayal kırıklığına uğramıyor diye tahmin ediyorum. Bu kitabı bulacağınız bir kitapçı rafı yok ancak beni sosyal medyada kurcalayan biri zaten nasıl bir işle karşılaşacağını öngörecektir.

Neden 666 kopya yapmayı planladınız? Özel bir anlamı var mı?

Roman Allah ile İblis arasındaki bahsi konu ediniyor ve İblis’i yani Azazel’i başkahraman olarak seçiyor. Hem bu yüzden hem de porsiyon açısından yapabileceğim bir miktar olarak belirledim işin başlangıcında.

“Gerçek Bir Delilikti”

Kitapların her birinin fiyatı her baskıda değişti. Son olarak sattığınız kitaplar hangi fiyattan satıldı? Özellikle “en son” cildin fiyatını merak ediyorum.

Cihan Gülbudak

Son kopyaları 400 liradan sattım ancak iki buçuk yıl evvel ilk olarak 100 lira bedel koymuştum ki bu gerçek bir delilikti. Yüz adedi 100 liradan bedellendirdikten sonra her yüz kopya da bir fiyatları yeniledim. 120, 150, 200, 300, 400 şeklinde ilerledi. Fiyatı kâğıt, tutkal, mukavva stokçuları bir de artan ilgiye yetişebilme ihtiyacı yüzünden arttırdım. Şu an belki sahiplenen okur bile farkında değil ancak ellerindeki kopyalar ben üretmeye devam ettiğim sürece değerlenecek.

Dünyada bir benzeri daha var mı bilmiyorum ancak yazarın kendi kitabını bu miktarlarda ciltlemesi, her sayfasına dokunması, bu iş için günlerini vermesi, yeni bir roman yazmaya ayıracağı vakti bu çöp yayın dünyasına karşı gururlu bir isyana çevirmesi… Bana çok kıymetli geliyor, 400 liradan daha kıymetli.

Türkiye’de yeni bir yazarın, kitabını ilk kez yayımlamış bir yazarın, büyük yayınevlerinden çıksa bile çok yüksek satış rakamını bulmazsa para kazanması pek olası değil. Siz ise kazanıyorsunuz. Bu durum sizde nasıl bir duygu uyandırıyor?

Para kazanmaktan ötesi var… Ben yalnızca bu ülkede yazarak kazanan az sayıdaki yazardan biri değilim, ben bu ülkede özgürce yazarak para kazanan az sayıdaki yazardan biriyim. Bir şekilde ucu müteahhide, bankaya, medya patronuna ya da en temelde devlet korkusuna uzanan bir hesap verme korkum yok. Tek sorumlu olduğum şey elimin emeği ve küçülerek büyümeyi bilen seçimlerim… Müdanasız bir kalem olmak; hem de böylesine korku imparatorluğunda, devleştiriyor hayallerimi.

İkinci romana başladığınızı duyurdunuz. İkinci kitap da aynı yöntemle mi çıkacak? İkinci kitabın ismi ne olacak acaba, saklı tutmuyorsanız?

Cihan Gülbudak

Son siparişlerimi de yetiştirip ara vermeden devam edeceğim ikinci romanıma. Okura ulaştırmak için aynı yolu izleyeceğim. Çünkü bu ilkinden daha büyük bir meydan okuma olacak benim için ve istesem de yayıncıların sevebileceğini, basmaya cesaret edebileceklerini sanmıyorum. Romanın adı önemli değil ama tasarımı epey çarpıcı olacak bunu söyleyebilirim. Haziran ayına kadar detayları duyuracağım zaten.

Bir yazar olarak düşündüğünüzde, tüm bu deneyim size bir şey öğretti mi? Öğrettiyse nedir?

Yazar olmanın ötesinde bu süreç bana sabırlı bir insan olmayı öğretti. Ayrıca inat etmenin, eğilip bükülmemenin eninde sonunda kazandıracağının sağlaması oldu.

“666 Kopyanın Hiçbiri Birbirinin Aynı Değil”

Kitabın ortaya çıkış aşamalarından bahsedebilir misiniz? Kâğıdıyla, mukavvasıyla, tutkalıyla zorlu bir süreç olmalı.

Belki de en zevkli kısmı tasarım aşaması aslında. Şu an ikinci kitabın o evresindeyim. Amatör mücellit olarak bu işe girişmek pek çok deneme yanılma ve öğrenme sürecine gebe oluyor. İşin bir kısmını yolda öğreniyorsunuz. Mesela ilk yüz kopyanın yaldız baskısı inanılmaz zordu. Çünkü yanlış bir yaldız tercihinde bulunmuştum. Matbaacılar sitesine gide gele öğrendim işi. 666 kopyanın hiçbiri birbirinin aynı değil. Zorlu olan bu süreç her kopyayı kendince biricikleştiriyor aslında ve her minik hata bir imza gibi duruyor kitapta.

“Meğer Çocukken Üzerime Örttüğüm Yorgan Kumaşlarından Eklemişim Kitaba…”

Kitabı hazırlarken başınızdan geçen ilginç bir olay var mı? Rastlantı ya da? Herhangi bir tuhaflık, ya da kaza?

Cihan Gülbudak

Her kopyanın ayrı bir hikâyesi oluyor. Bazısını kedim yaralamış oluyor. İmza atmıyorum kitaplara veya karalamıyorum çoğunlukla ancak eğer kedim kâğıtları yırtmışsa veya tutkal kurusun diye güneşte bıraktığım kitaplar biraz sarardıysa özür notları iliştiriyorum. Ha bir de yoğunluktan ötürü geciken kitaplara ikiz fındık koyuyorum, kendi mahsulümden.

Bunun dışında o kadar çok hayatımdan dokunuşlar var ki… Ciltler formunu yitirmesin diye uğraşırken annemin önerisiyle sırt ve iki kapağı cilt bezi haricinde kumaş parçalarıyla da birbirine tutturmuştum. Tutkal, cilt bezi, mukavva, kâğıt, mürekkep falan arada tükenirken bu kumaş parçaları hiç tükenmedi. Tam azalır gibi olurken annem gider bir yerlerden bulur getirirdi. Sordum, yahu kadın nereden geliyor bu kumaşlar diye. Eskiden yorgan yüzü yaptığı kumaşları getiriyormuş sandıktan. Meğer çocukken üzerime örttüğüm yorgan parçalarını eklemişim kitaba…

Düşüncelerinizi Bize Yazın