Büyüleyici, Trajik ve Zor Bir Roman; Budalalar Okulu

0
17897
Budalalar Okulu

Kanada’da, çocukluğunun Rusya’sına benzer bir coğrafyada yaşayan 75 yaşındaki Saşa Sokolov, Çağdaş Rus edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri olarak gösteriliyor. Sokolov, yirmili yaşlarında yazdığı Budalalar Okulu ’nun dünya çapında bir üne kavuşacağını hayal eder miydi, bilmiyoruz.

Kanada doğumlu Sokolov, babası Rus ajanı olmakla suçlanıp sınırdışı edilince, ailece o zamanki adı Sovyetler Birliği olan Rusya’ya geri dönmüşler.

Budalalar Okulu’na getirilen yayın yasağı Sokolov’un yaşamında önemli bir dönüm noktası olmuş. Ülkeden kaçmaya çalışırken İran sınırında yakalanmış. Yasak üzerine, Sokolov’un Avusturya vatandaşı olan ikinci karısı kitabı yurtdışında zorlukla bastırabilmiş. Karı-kocanın farklı ülkelerde açlık grevine girmesi sonucu 1975’te Sokolov’un Avusturya’ya eşinin yanına gitmesine izin verilmiş. Oradan da Amerika kıtasına geçişiyle devam etmiş yolculuğu. Üç romanı daha olmasına rağmen Sokolov, daha çok “Budalalar Okulu’nun yazarı” olarak tanınıyor.

Saşa Sokolov’un, “Türkçe’ye çevrilmesi en zor” kitaplardan biri olarak kabul edilen Budalalar Okulu adlı romanı, Sabri Gürses’in harikulade çevirisi, titiz düzelti ve editörlükle birleşince ortaya ciddi edebiyat okurunu mest edecek bir eser çıkmış. Metnin özellikle ilk bölümündeki sersemletici zorluk okuru yorsa da Budalalar Okulu’nun edebi lezzeti gözden kaçırılmayacak derecede iyi.

Budalalar Okulu ’nda anlatıcı, adını bilmediğimiz şizofren bir çocuk. Anlatıcının “ben” yerine “biz”i tercih etmesi, yazarın çok kişilikli bir zihnin anlatımını tercih ettiğini gösteriyor. Şizofren çocuk ve “öteki” dediği, ikinci kişiliği birbirine karışıyor. Anlatılan olaylar gerçekte yaşanılan olaylar değil, gerçekte yaşananlarsa hayal edilenler, ya da değil. Bu şizofrenik anlatım biçimi romanın özellikle ilk bölümünde zirve yapıyor. Romanın en zor anlaşılan (ya da anlaşılmayan?) bölümü de bu. Karakterler iç içe geçtiğinden dolayı insan, gerçekte kimin konuştuğunu, anlatıcının “öteki” mi yoksa gerçek çocuk mu olduğunu anlamakta zorlanıyor. Aşırı dikkat gerektiren bu bölüm, anlatıcının konudan konuya atlaması, bilinç akışı tekniği ve zamanlar arasındaki geçişkenlik nedeniyle oldukça zor anlaşılıyor. Sokolov, okurunu hayli hırpalayarak, bölüm sona erdiğinde dayak yemiş gibi sarsılmasını sağlıyor. “Ben ne okudum böyle, ne anladım” sorularını kendine soran okur, ancak duyguların öne çıktığı ikinci bölümde rahat bir nefes alıyor.

Budalalar Okulu

Romanda şizofren çocuk, yetişkinlerin dünyasındaki çarpıklıkları, ilginç olayları, saçma durumları anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyor. Dünyadaki değişikliklere direnen çocuk, gerçeklikle bağını tamamen koparıyor. Bu noktada artık dünya, tamamen çocuğun zihninin içi oluveriyor. Orada gerçeklikle bağ yok. Hayaller var, düşler var, zihnin bilinçli ya da bilinçsiz yönlendirmeleri var. Zihninde bitmek bilmeyen bir konuşma seli akıyor. Bu noktada kimin konuştuğunu anlamak bazen imkânsız olabiliyor. Kendi “ötekisi”yle sık sık tartışan çocuğu izleyen okur, hangisinin gerçeği anlattığını ya da anlatmadığını kestirmekte güçlük çekiyor. Birinin, “şurada şu oldu” dediği olaya, diğeri “hayır yanlış hatırlıyorsun, orada değil şurada bu oldu” diyebiliyor örneğin.

Salıncak gibi ileri geri yapan karmaşık ve her şeyle dolu bu zihinler arasındaki çatışma, romanın kurgusu içinde metne lirik bir anlatım, sıradışı bir ses ve ritim özelliği katıyor. Arada ortak bir “biz”de uzlaşan bu ikili, çoğu zaman çatışma halinde. Hangisinin galip geldiğini kestirmek zor. Romanın, “Evet, ama…” sözleriyle açılması, metnin daha en başında bizi neyin beklediğini aslında işaret ediyor.

Romanda, bu şizofrenik hal, birinin diğerine sürekli “ama”lı itirazıyla, alternatif düşünce geliştirmesiyle sürüp gidiyor. Bu çift kişilikli karakter bölünmesi sadece anlatıcı için geçerli değil. Budalalar Okulu’nda karşılaşılan her kahraman kendi içinde farklı bölünmeler yaşıyor. Herkes ve her duygu kendi karşıtıyla sahnedeki yerini alıyor. Bu nokta, metni anlaşılır olmaktan uzaklaştırsa da son bölüm okunup kitap kapağı kapatıldığında, aslında romana derinlik kazandıran nokta olduğu anlaşılıyor. Okur, roman boyunca Sokolov’un şiirsel dilinin inceliklerine şahitlik ediyor. Bunca bölünmüş ses arasındaki şiirsellik, zengin hayal dünyasıyla birleşince (çevirinin kalitesine yine dikkat çekelim) ortaya zor ama büyüleyici bir roman çıkmış. Aklın ve dilin sınırlarını hayli hırpalayan bir roman.

Yazı boyunca belirttiğim gibi ilk bölüm kolay anlaşılmıyor. Sadık edebiyat okuru, ilk bölümden korkmamalı, metni sonuna kadar götürmeli. Götürmeli ki beşinci ve son bölümde doruğa çıkan anlatıya kadar ulaşılabilsin. Son bölümde, roman bütünlüğe kavuşuyor; dört bölüm boyunca savruk olan karakterler, olaylar ve hikâyeler yerli yerine oturuyor. Bir eleştirmenin belirttiği üzere, roman tam bu son bölümde edebiyat dünyasındaki tartışmasız yerini alıyor.

Saşa Sokolov, Budalalar Okulu, Timaş Yayınları, Çev.: Sabri Gürses 

Düşüncelerinizi Bize Yazın