Ana Sayfa Blog

19. Tudem Edebiyat Ödülleri’ne başvurular başladı!

0


Çocuk ve gençlik edebiyatımıza çağdaş ve özgün eserler kazandırmak amacıyla 2003 yılından bu yana  gerçekleştirilen Tudem Edebiyat Ödülleri, 19. yılında çocuk edebiyatı alanında resimli kitap dalında verilecek.

Yazar ve çizerlerin resimli kitap üretimini teşvik etmek ve resimli kitap türünün gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla düzenlenen yarışma; eserlerini yayımlatma imkânı arayan yazar ve çizerler için de büyük fırsat sunuyor.

19. Tudem Edebiyat Ödülleri’nin seçici kurul üyeleri, çocuk edebiyatımızda resimli kitap kültürünün yerleşmesine ve uluslararası alanda önem kazanmasına büyük emek veren yetkin kişilerden oluşuyor. Aralarında yazar, çizer, grafiker, akademisyen, telif hakları ajans yöneticisi gibi farklı disiplinlerden gelen nitelikli isimlerin görev alacağı Tudem Edebiyat Ödülleri’nin 2021 seçici kurulunda; Ayla ÇınaroğluM. Korkut ÖztekinNazlı GürkaşTülin Kozikoğlu ve Zeynep Özatalay yer alıyor.

Yarışmada birinciye 10.000 TL, ikinciye 7.500 TL, üçüncüye 5.000 TL para ödülünün yanı sıra, İzmirli heykeltıraş Ozan Ünal tarafından tasarlanan ödül heykelleri verilecek.

Son katılım tarihi 1 Kasım 2021 olan 19. Tudem Edebiyat Ödülleri’nde dereceye giren eserlerin Nisan 2022’de duyurulması öngörülüyor; ödüle değer görülen dosyaların, yayın grubunun Uçanbalık markası tarafından yayıma hazırlanması planlanıyor.

Tudem Yayın Grubu’nun 37 yıllık yayıncılık birikiminin en değerli meyvelerinden biri olan Tudem Edebiyat Ödülleri, tarafsız duruşu, nitelikli eserleri ön plana çıkaran yapısıyla edebiyat dünyasının önemli referanslarından biri olma özelliği taşıyor.

19. Tudem Edebiyat Ödülleri yarışma şartnamesini incelemek içintıklayın…

Gülten Akın şiir dinletisi İş Sanat’ta

0

İş Sanat’ın gelenekselleşmiş dinleti serisinin bu ayki konuğu, Türk şiirinde iz bırakan kadın şairlerin başında gelen Gülten Akın olacak. Modern şiirin güçlü kalemi Akın’ın şiirlerini, “Kestim Kara Saçlarımı” başlıklı dinletide Tilbe Saran, Hümay Güldağ ve Aslı Yılmaz seslendirecek. İlk dönem şiirlerinde doğa, aşk, ayrılık, yalnızlık, özlem temalarına ağırlık veren, daha sonrasında ise toplumsal konulara yönelen Gülten Akın’ın şiirlerinden derlenen program 18 Ocak akşamı saat 20.30’da yayımlanacak. Atilla Birkiye’nin hazırladığı, Mehmet Birkiye’nin sahneye uyarladığı, Serdar Yalçın’ın müzik yönetmenliğini üstlendiği etkinlik, sezon boyunca İş Sanat’ın sosyal medya hesaplarından ve internet sitesinden ücretsiz izlenebilir. 

İş Sanat’ın ocak ayındaki diğer etkinlikleri çevrim içi izleyicilerle buluşmaya devam edecek. Uğur Önür, İsmail Çakır ve Umut Sülünoğlu “Bu Muhabbet Bitmez” projesiyle yöresel ezgileri 16 Ocak’ta İş Sanat sahnesine taşıyacak. İş Sanat ve Milli Reasürans iş birliğinde düzenlenen, şef Hakan Şensoy yönetimindeki Milli Reasürans Oda Orkestrası’nın konseri 21 Ocak’ta yayında olacak. Konserin solistliğini çellist Çağ Erçağ yapacak. “Bilal Karaman Quartet ve Ece Göksu” caz konseri 30 Ocak’ta gerçekleşecek. Çocukların merakla beklediği dünyaca ünlü klasik masallar 17 Ocak’ta Uyuyan Güzel ve 24 Ocak’ta Fındıkkıran ile devam edecek. Yazarının Sesinden serisine 25 Ocak’ta Ethem Baran “Döngel Dünya” eseriyle konuk olacak. Tüm konser ve dinletiler saat 20.30, çocuk etkinlikleri ise saat 15.00’ten itibaren yayımlanacak. 

İstanbul Film Festivali’ne başvurular başladı

40. kez düzenlenecek İstanbul Film Festivali’nde yer almak isteyen filmler için son başvuru tarihi 26 Mart olarak belirlendi.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 40’ıncısı düzenlenecek İstanbul Film Festivali yeni formatıyla sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. 2 Nisan’da çevrimiçi olarak yapılacak festivale başvurular başladı.

İKSV’den yapılan açıklamaya göre, festival haziran ayında da yarışmalı bölümleriyle sinemalarda, açık hava mekânlarında ve yine çevrimiçi olarak izleyicilerle buluşacak. Ulusal yarışmalar ise 18-29 Haziran’da yapılacak.

Türkiye Sineması bölümündeki filmler Ulusal Yarışma, Ulusal Belgesel Yarışması ve Ulusal Kısa Film Yarışması başlıkları altında izleyicilerle buluşacak. Ulusal Yarışma’da büyük ödül olarak En İyi Film’e “Altın Lale” verilecek, ayrıca festivalin kurucularından Onat Kutlar adına “Jüri Özel Ödülü”, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Kadın Oyuncu”, “En İyi Erkek Oyuncu”, “En İyi Senaryo”, “En İyi Görüntü Yönetmeni”, “En İyi Kurgu” ve “En İyi Özgün Müzik” dallarında da birer ödül sunulacak. Festivalde ayrıca Seyfi Teoman adına da “En İyi İlk Film Ödülü” verilecek.

40. İstanbul Film Festivali Türkiye Sineması Danışma Kurulu, sinema yazarları Engin Ertan, Kaan Karsan, Nil Kural ve Esin Küçüktepepınar’dan oluşuyor.

Festival programında yer alacak filmler için son başvuru tarihi 26 Mart.

Uluslararası Frankfurt Türk Filmleri Festivali 20 Haziran’da kapılarını açıyor!

21. Uluslararası Frankfurt Türk Filmleri Festivali, 20 Haziran’da başlıyor. Festivalde; uzun metraj, belgesel ve Üniversiteler arası kısa metraj dalında ödüller dağıtılacak.

21. Uluslararası Frankfurt Türk Filmleri Festivali 20-25 Haziran 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Festival geçen sene olduğu gibi, bu sene de uzun metraj, belgesel ve Üniversiteler arası kısa metraj dallarında çekilen filmlere ev sahipliği yapacak. Pandemi nedeniyle yapılamayan 2020 festivalinin ödülleri 22 Haziran 2021 tarihinde yapılacak galada sahiplerine teslim edilirken, 2021 yılı festivalinin ödülleri ise 25 Haziran 2021 tarihinde düzenlenecek kapanış galasında sahiplerini bulacak.

Festivale başvurular tüm dallarda 15 Ocak – 15 Şubat tarihleri arasında yapılacak. 1 Mart’ta eserler Türk jürisine teslim edilecek. Ardından 31 Mart’ta filmler Alman jürisine gönderilecek ve 21. Uluslararası Frankfurt Türk Filmleri Festivali için geri sayım başlayacak. Festivale yapılacak başvurular ilgili kategorilere göre belirlenen ve festival web sayfası https://www.turkfilmfestival.de/ ‘de yer alan adreslere yapılabilecek.

Amin Maalouf, Orhan Pamuk ve Ahmet Ümit’in yeni kitapları okuyucu ile buluşacak

Yapı Kredi Yayınları, 2021’in ilk aylarına 5 önemli kitap yayınlayacak. Ocak ayında J. K Rowling’in Ickabog, Şubat’ta Amin Maalouf’un Empedokles’in Dostları, Mart’ta Orhan Pamuk’un Veba Geceleri, Nisan’da Kazuo Ishiguro’nun Klara ve Güneş ve Haziran ayında da Ahmet Ümit’in Kayıp Tanrılar Ülkesi okurlarla buluşacak.

Ocak – J.K. Rowling’den Ickabog

Ickabog, J.K. Rowling’in bundan on yıl kadar önce, kendi çocuklarına uykudan önce anlatmak için kaleme aldığı özgün bir masal. Hayali bir ülkede geçen Ickabog, yazarın metinlerinde sık sık işlenen temaları da içeren tek bir hikâyeden oluşuyor. Yapı Kredi Yayınları, geçtiğimiz sonbaharda pek çok ülkede olduğu gibi bu kitap için çocuklara özel bir resim yarışması düzenledi. Yarışmanın kazananları arasından seçilen 34 resim, Ickabog’un Türkçe baskısında yer alıyor.

Şubat – Amin Maalouf’tan Empedokles’in Dostları

Maalouf, 2012 yılında yayımladığı Doğu’dan Uzakta’dan sonra kaleme aldığı bu ilk romanında, Uygarlıkların Batışı kitabında çözümlemeye çalıştığı insanlığın sonu, uygarlıkların kendini yok etmesi gibi olguları ustaca işliyor.

Mart – Orhan Pamuk’tan Veba Geceleri

Orhan Pamuk’un üzerinde dört yıldır çalıştığı Veba Geceleri tarihi bir roman. Olaylar 1901 yılında Osmanlı’nın 29. vilayeti Minger adasında geçiyor. Hem sürükleyici bir siyaset ve aşk romanı hem de Pamuk’un salgın, karantina, devlet ve birey konularını bir masal havasıyla tartıştığı bir kitap.

Nisan – Kazuo Ishiguro’dan Klara ve Güneş

Kazuo Ishiguro’nun Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra yazdığı Klara ve Güneş, mağazadaki yerinden içeriye göz atmaya gelenlerin ve sokaktan geçenlerin davranışlarını dikkatle izleyen, olağanüstü gözlem yeteneğine sahip Yapay Arkadaş Klara’nın hikayesini anlatıyor.

Haziran – Ahmet Ümit’ten Kayıp Tanrılar Ülkesi

Berlin’de cinayetler işleyen becerikli bir katil. Zeus’un ağzından parşomenlere, insan kanıyla enfes destanlar yazan bir şair. İşlediği cinayetlerle unutulmuş tanrıları yeniden uyanmaya çağıran bir çılgın. İnsanlardan nefret ettiği için, Tanrı olmaya kalkışan bir ölümlü. Babasıyla hesaplaşmak için Olimpos’a çıkmaya hazırlanan bir çocuk… Kayıp Tanrılar Ülkesi, Avrupa’nın en renkli, en kaotik, en çarpıcı kentlerinden biri olan Berlin’de başlayıp, Anadolu’da antik Pergamon kentinin surlarında son bulacak soluk soluğa bir serüven.

Ahmet Ümit, yeni romanıyla ilgili olarak sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, son romanım haziranda geldiğini belirterek, “Son romanım. Kayıp Tanrılar Ülkesi, Avrupa’nın en renkli, en kaotik, en çarpıcı kentlerinden biri olan Berlin’de başlayıp, Anadolu’da antik Pergamon kentinin surlarında son bulacak” dedi. Ümit, yeni romanın yazması zor okumasının kolay olduğunu ifade etti.

Hakan Günday: Tutunamayanlar’ı okumak, bir senfoni orkestrasını dinlemeye benziyor

0

Deniz Yüce Başarır, storytel.tr sponsorluğunda hazırladığı podcast serisi “Ben Okurum”un 2021’deki ilk bölümünün odağına, edebiyatımızın en çok okunan yazarlarından Oğuz Atay’ı ve onun kült romanı Tutunamayanlar’ı alıyor. Başarır, Türkiye’nin en sevilen yazarlarından biriyle, Az adlı romanını Atay’a adayan Hakan Günday ile Tutunamayanlar üzerine dolu dolu, derin bir sohbete dalıyor. Tutunamayanlar’ın gerektirdiği okuma biçiminin, bir senfoni orkestrasını dinlemeye benzediğini söyleyen Günday sözlerine şöyle devam ediyor: “Her enstrümanın adını bilmek zorunda değilsiniz. Hangi ölçüden çaldıklarını bilmek zorunda değilsiniz, hangi döneme ait bir melodi çaldıklarını bilmek zorunda değilsiniz, o orkestrayı dinlerken tüylerinizin diken diken olması için. Ben Tutunamayanlar’ı da böyle görüyorum. Eğer okur kendini tamamen özgür bırakıp teslim ederse, gözlerini cümlelerin üzerinde hiçbir korkusu olmadan kaydırmaya başlarsa bir süre sonra bir şeyler hissetmeye başlayacak. Ve o his aslında bütün o yüzlerce sayfada anlatılan hikâyenin özü olacak.”

“Ben Okurum”un yeni bölümünde; 1974 yılında 40 yaşındayken aramızdan ayrılan, hayattayken hiçbir kitabı tekrar baskı yapmayan ama özellikle 90’lı yıllardan başlayarak Türkiye’nin en çok okunan yazarları arasına giren Türk Edebiyatı’nın en önemli isimlerinden Oğuz Atay ile onun, roman sanatının boyutlarını genişleten kült romanı Tutunamayanlar var. Arkadaşı Selim Işık’ın intiharının ardından arkadaşının neden kendini öldürdüğü, neden tutunamadığı sorusunun peşinden uzun bir yolculuğa çıkan Turgut Özben, onu tanıyan birçok kişiye ulaşacak, onunla ilgili bir sürü yeni bilgi edinecek ama yine de gerçek resmi tamamlayamayacaktır. Ve bu arada kendini de sorgulamaya başlar Turgut. Bu yolculuk biraz da onun kayboluşu ya da kendini buluşudur. Sohbetle bilgiyi buluşturan podcast serisinin 2021’deki ilk bölümünde Deniz Yüce Başarır, kurgu ve dilde büyük deneyler yapan, okurunu özgürlüğe çağıran, bu önemli romanı Türkiye’nin en sevilen yazarlarından biriyle, Hakan Günday ile konuşuyor. Her zamanki gibi romandan çok güzel bölümlerin de Başarır’ın sesiyle dinleyicilere ulaştığı bölümde ikili, dolu dolu bir sohbete imza atıyor.

Hakan Günday, Az adlı romanını adadığı Oğuz Atay’ın ve Tutunamayanlar’ın kendisi için önemini “Yazmaya başlamadan önce açıp şöyle birkaç sayfasını okurum; Türkçe’nin ne kadar güçlü kullanılabileceğini, yeri geldiğinde onunla ne kadar gerçeküstü resimler çizilebileceğini görmek adına ve ilham almak adına…” diyerek anlatıyor. Her şeyin temeline, insan davranışına inen ve insan kimliğinin ne olduğuna dair sorular soran romanın, o günler için olabilecek en politik metinlerden biri olduğunu ifade eden Günday “Sadece gündelik haberlerle ilgilenen bir metin değil. Onun için de zaten bugün 50 yıl sonra bu romanı konuşuyoruz.” yorumunu paylaşıyor. Günday sözlerine “Eğer kendinizi Oğuz Atay’a teslim ederseniz, Tutunamayanlar’la ilgili aklınıza, hayalinize gelmeyecek rüyalar görürken bulabilirsiniz kendinizi.” diyerek son veriyor. 

Yayıncılık dünyasının deneyimli ismi Deniz Yüce Başarır, “Ben Okurum” adlı podcast serisinin her bölümünde farklı bir konukla birlikte farklı bir kitaba odaklanıyor. Kitaplar üzerine bir arkadaş sohbeti tadında ilerleyen ve aynı zamanda bilgilendiren podcast’te Başarır, kitabın ona hissettirdiklerini anlatırken yazarıyla ilgili anahtar niteliğinde bilgiler vermeyi de ihmal etmiyor.

Yazar Murat Gülsoy, Boğaziçi Üniversitesi Yayın Kurulu Başkanlığı’ndan istifa etti

0

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi ve yazar Murat Gülsoy, 2004 yılından beri sürdürdüğü Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi kurulu başkanlığı görevinden istifa ettiğini açıkladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğü görevine AKP’li Melih Bulu’yu atamasından sonra kamuoyundan yükselen tepkiler devam ediyor.

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi yazar Murat Gülsoy, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “2004 Yılından beri sürdürdüğüm Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi yayın kurulu başkanlığı görevimden istifa ettim. Bunca yıl emeği geçen herkese çok teşekkür ederim “dedi.

Gülsoy, Melih Bulu’nun rektör olarak atanmasının ardından sosyal medya üzerinden tepkisini şöyle dile getirdi: “Boğaziçi her türden görüşün serbestçe ifade edildiği bir üniversitedir. Ancak öğrencisi olmak için sınava girilir, hocası olmak için çok ciddi bir elemeden geçilir. İdari görevlere gelenler ise meslektaşlarının onayı ve desteğiyle bu görevlerini ifa ederler.”

MURAT GÜLSOY KİMDİR?

1967 yılında İstanbul’da doğan Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitenin Psikoloji Bölümü’nde “Face-Specific Evoked Brain Potentials”(İnsan yüzlerine ilişkin uyarılmış beyin potansiyelleri) başlıklı tezi ile yüksek lisans derecesi aldı. (1992).  İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Biyomedikal Mühendisliği programında doktora yaptı. Beyin cerrahisinde kullanılacak bir cerrahi lazer sistemi üzerinde tez yazarak doktorasını tamamladı

2000 yılından beri Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Gülsoy, biyofotonik alanında çalışmaktadır. Lazer-doku etkileşimi, lazerle doku kaynağı, cerrahi lazer sistemi tasarımı konularında çok sayıda yayımlanmış makalesi bulunur.

Hayalet Gemi’deki hikâyelerden bir seçme olan ilk kitabı “Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul” 1999 yılında yayımlandı. Ertesi yıl Abbie Hoffman’ın 1971 tarihli kitabının ismini (“Steal This Book”) kullanarak “Bu Kitabı Çalın” adlı hikâye kitabını yayımladı ve bu kitap ile 2001 yılı Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı.

İlk romanı “Bu Filmin Kötü Adamı Benim” ile 2004 yılı Yunus Nadi Roman Ödülü, “Bu Filmin, “Baba, Oğul ve Kutsal Roman” adlı romanı ile 2013 yılı Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü’ne, Gölgeler ve Hayaller Şehrinde romanı il 2014 yılı Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü.

Sabancı Vakfı 5. Kısa Film Yarışması’nın kazananları 13 Ocak’ta açıklanacak

Sabancı Vakfı’nın toplumsal sorunlara sanat aracılığıyla dikkat çekmek amacıyla 2016 yılından bu yana düzenlediği Kısa Film Yarışması’nın kazanan filmlerini belirleyecek jüri üyeleri belli oldu. Bu yıl “İklim Değişikliğini Kim Çekiyor?” sloganıyla “Değişen İklimler, Değişen Hayatlar” temasıyla düzenlenen Sabancı Vakfı 5. Kısa Film Yarışması’nın jürisinde Türkiye’den yönetmen ve senarist Tayfun Pirselimoğlu ve ödüllü oyuncu Belçim Bilgin’in yanı sıra yurt dışından dünyaca ünlü Gürcü yönetmen Ana Urushadze, sinema yazarı Barbara Lorey de Lacharrière ve Saraybosna Film Festivali kurucusu, festival direktörü ve film yapımcısı Mirsad Purivatra yer alıyor.

“One Man Loved Me” ve “Ideas” dahil olmak üzere birçok kısa film yazıp yöneten Gürcü yönetmen Ana Urushadze, uzun metrajlı filmi “Scary Mother” ile 23. Saraybosna Film Festivali’nde En İyi Film dalında, Gijón, Uluslararası Film Festivali’nde ise En İyi Sinematografi ve En İyi Yönetmen dallarında ödül kazandı. Ayrıca “Scary Mother” filmiyle Antalya Film Festivali’nde Genç Jüri Film Ödülü’nü kazanan Urushadze, Locarno Uluslararası Film Festivali’nde En İyi İlk Film ve Gençlik Jüri Ödülü, Mumbai Film Festivali’nde Özel Mansiyon, San Francisco Uluslararası Film Festivali’nde ise Yeni Yönetmen dalında Golden Gate Ödülü kazandı. Urushadze, bu yıl düzenlenen Saraybosna Film Festivali’nin Endüstri Günleri’nde Works in Progress aşamasındaki yeni filmi “Supporting Role”u sundu.

Almanya doğumlu ünlü sinema yazarı ve serbest gazeteci Barbara Lorey de Lacharrière psikoloji ve sosyoloji dallarında yüksek lisans yaptı. Münih, Hamburg ve Paris’te öğrenim gören Lorey, kültürlerarası iletişim alanında uzun yıllar araştırmacı olarak çalıştı. Aralarında “Cannes”, “Kudüs”, “San Sebastian”, “Chicago” ve “Venedik”in de olduğu birçok saygın uluslararası film festivalinde jüri üyeliği yapan Lorey, “Alizarine Productions” altında yıllardır Avrupa ve ABD’de film programları ve fotoğraf sergilerinin küratörlüğünü yapıyor. Barbara Lorey de Lacharrière, serbest zamanlı olarak Paris’te halen, Alman ve Fransız günlük gazete ve dönemsel yayın kuruluşları için gazetecilik ve film eleştirmenliği görevini sürdürüyor.

Saraybosnalı ünlü film yapımcısı Mirsad Purivatra ise 1980’lerde seçkin tiyatro festivallerine ev sahipliği yapan Saraybosna Obala Sanat Merkezi’nin yönetmeni olarak sayısız sahne prodüksiyonunu yönetti. Saraybosna’da 1992-1995 yılları arasında süren savaşta, dünyanın dört bir yanından ve Bosna Hersek’ten sanatçılarla sergiler düzenledi ve bugün “Savaş Sineması” olarak anılan sinemaya öncülük etti. Avrupa’nın en etkin film festivallerinden biri olan Saraybosna Film Festivali’nin ortak kurucusu olan Purivatra 2003 yılında bölgesel sinematografinin gelişimine, yeni yeteneklerin keşfine ve yeni projelerin başlatılması amacıyla Saraybosna Film Festivali’nin bir parçası olarak “CineLink Ortak Yapım Pazarını” başlattı ve geliştirdi. Türkiye’den Bir Zamanlar Anadolu’da, Ahlat Ağacı gibi filmlerin ortak yapımcılığını yapan Mirsad Purivatra; Danis Tanovic, Cristi Puiu gibi yönetmenlerin filmlerinin yapımcılığını ve ortak yapımcılığını da üstlendi. Purivatra bugüne kadar Tribeca Film Festivali, Berlinale Panorama, Taormina Film Festivali gibi birçok büyük festivalde jüri üyeliği yaptı.

Sinema kariyerine senarist olarak başlayan Tayfun Pirselimoğlu, ilk kısa filmi “Dayım” ile 1999 yılında yönetmenlik koltuğuna oturdu. Birkaç yıl içinde bir diğer kısa filmi “Sükut Altındır”ı çeken Pirselimoğlu’nun 2002’de yönettiği Türkiye-Almanya ortak yapımı ilk uzun metraj filmi “Hiçbiryerde” büyük beğeni topladı. “Vicdan ve Ölüm” temalı üçlemesinin ilk filmi “Rıza” 2007, ikinci filmi “Pus” 2009 yılında izleyicisiyle buluştu. Üçlemenin son filmi “Saç” ise 2011 yılında düzenlenen 30. İstanbul Film Festivali’nin Altın Lale Ulusal Yarışması’nda “En İyi Film” ve “En İyi Yönetmen” ödüllerini aldı. 2013 yılında “Ben O Değilim” filmini çeken yönetmen-senarist Pirselimoğlu, 2017 yılında ise “Yol Kenarı” filmi ile yurt içinde ve yurt dışında katıldığı festivallerden ödülle döndü. Kendi kitabı olan Kerr’i sinemaya uyarlayan Pirselimoğlu, filminin çekimlerini 2020’de tamamladı.

Ünlü oyuncu Belçim Bilgin kariyerine Iraklı yönetmen Hiner Saleem’in “Sıfır Kilometre” isimli filminde başrol üstlenerek başladı. Bir süre Paris’te yaşadığı dönemde “Dol” adlı filmde rol alan Bilgin, 2006’da Türkiye’ye döndü ve çeşitli dizi ve filmlerde rol aldı. Sırasıyla “Aşk Tesadüfleri Sever”, “Kurtuluş Son Durak”, “Annemin Yarası”, “Cebimdeki Yabancı” gibi gişede başarı elde eden filmlerde rol aldı. Katıldığı pek çok uluslararası festivalden ödül alan Bilgin, “Gergedan Mevsimi” ve Oscar aday adayı olan “Kelebeğin Rüyası” filmlerinde hem oynadı hem de yapım ayağında yer aldı. Kısa filmlere verdiği destekle de bilinen Bilgin’in 2012’de başrolünde oynadığı “Sessiz” adlı kısa film, Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında En İyi Kısa Film ödülünü aldı.

ÖDÜL TÖRENİ 13 OCAK’TA

Sabancı Vakfı 5. Kısa Film Yarışmasında finale kalan 13 film jüri tarafından değerlendirilecek ve dereceye girmeye hak kazanan filmler belirlenecek. COVID-19 salgını nedeniyle ödüller 13 Ocak’ta bu yıl ilk kez online olarak Sabancı Vakfı YouTube kanalı üzerinden düzenlenecek törenle sahiplerini bulacak. Yarışmanın birincisi 20 bin TL, ikincisi 15 bin TL, üçüncüsü de 10 bin TL ile ödüllendirilecek.

Kısa Film Yarışması ile yeni sanatçıların yetişmesine destek olmayı hedefleyen Sabancı Vakfı, her sene yarışmaya başvuran tüm eser sahiplerini sinema ve televizyon dünyasının önemli isimleri ile bir araya getiriyor. Genç sinemacıları usta isimlerle buluşturan Kısa Film Platformu Buluşmaları, bu yıl 12 Ocak’ta online olarak gerçekleştirilecek. Gençler, usta isimlerle bir araya gelerek onların deneyim ve bilgi birikimlerinden yararlanma fırsatı bulacak.

Kristal Kelepçe Yılın Polisiye Romanı Ödülü, Ayfer Kafkas’ın Divina’nın Bileziği’nin

0

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği tarafından verilen Kristal Kelepçe Ödülleri’nde Yılın Polisiye Romanı Ödülü’ne, Ayfer Kafkas’ın Divina’nın Bileziği adlı kitabı layık görüldü.

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği tarafından verilen Kristal Kelepçe Ödülleri’nde Yılın Polisiye Romanı Ödülü’ne, Ayfer Kafkas’ın İnkılâp Kitabevi’nden çıkan Divina’nın Bileziği adlı kitabı layık görüldü. Yerli polisiyenin sevilen yazarlarından Ayfer Kafkas’ın Bir Osmanlı Polisiyesi adlı serisinin ikinci kitabı olan Divina’nın Bileziği, Dersaadetli Hafiye Eşrefzade İdris Bey’in maceralarını anlatıyor.

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği (TPYB) Kristal Kelepçe Polisiye Edebiyat Ödülleri, her yıl Yılın Polisiye Romanı Ödülü, Büyük Usta Ödülü ve Polisiyeye Katkı Onur Ödülü olmak üzere üç ayrı kategoride veriliyor. 2020 yılında ödül kazanan isimler, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği tarafından önceki gün açıklandı. Ayfer Kafkas’ın Şubat 2020’de İnkılâp Kitabevi’nden çıkan Divina’nın Bileziği adlı kitabı, Kristal Kelepçe Yılın Polisiye Romanı Ödülü’ne layık görüldü.

Divina’nın Bileziği, polisiye okurlarının ilgiyle takip ettiği Ayfer Kafkas’ın Bir Osmanlı Polisiyesi serisinin ikinci kitabı. Kızıl Şebeke romanıyla başlayan ve Divina’nın Bileziği ile devam eden seri, Dersaadetli Hafiye Eşrefzade İdris Bey’in maceralarını anlatıyor. Divina’nın Bileziği’nde; dere kenarında balık tutmak isteyen çocuklar bir kadın cesedi bulur. Ceset suda bulunduğundan tanınmayacak haldedir ancak cesedin kolundaki bileziği gören Kadı, maktuleyi tanıdığını ifade eder. Ceset, Sancakbeyi Alaattin Paşa’nın ikinci hanımı Zinnur’a aittir. Zinnur, Divina isimli bir gayrimüslim iken Müslüman olmuş ve Zinnur ismini almıştır. Eşrefzade İdris Bey’in kendine has iz sürme ve akıl yürütme yöntemleri, bu vakada kadı naibi olarak tayin edilmesini sağlamıştır. Hafiye İdris Bey kolları sıvar, Zinnur’u kimin, ne için öldürmüş olabileceğini araştırmaya başlar. Gerçeği öğrenmek için her yolu deneyen İdris Bey, günah sayıldığı için lafını etmenin bile mümkün olmadığı bir usulü dahi gizlice deneyecek, maktuleye otopsi yapacaktır… Yeni ipuçları çıktıkça vaka daha da karmaşık bir hal almaktadır. Vaziyet basit bir cinayetten ibaret değildir. Araştırdıkça Zinnur’un asıl kimliği ortaya çıkar. Hiçbir şeyden haberi olmayan Sancakbeyi ise dehşet içerisindedir. Şimdi sıra, Zinnur’u ortadan kaldırmak isteyebilecek kudretli adamları bulmaya gelmiştir.

‘Kaçamayan’ erkeklerin hikâyeleri: Kaçış Rampası

0

Halil Yörükoğlu’nun yakın zamanda Sel Yayıncılık tarafından okura sunulan ilk öykü kitabı ‘Kaçış Rampası’, hayatla duyguları arasında sıkışıp kalmış erkeklerin hikâyelerini anlatıyor.

Annesiyle sevdiği kadın arasında kalmış damat adayı, duygu ve hayalleri ile karısının kesin talimatları arasında kalmış plaza insanı, iyilikle iki yüzlülük arasında kalmış taksi şoförü ve daha nicesi…

İlk öykü kitabı Kaçış Rampası’nda sıra dışı değil, sıradan insanların hikâyelerine yer veriyor Halil Yörükoğlu, daha doğrusu erkeklerin. Kadınlar da var öykülerde ama adı, sanı belli, hikayeyi sürükleyen anlamda değil. Destekleyici olarak, “kaçış rampasın” yaklaşan erkeklerin hikâyelerini daha güçlendirme adına.

Kaçış Rampası’nda 16 öykü yer alıyor. Yazarın ilk öykü kitabı ancak, gerek kullanılan dil, gerek tercih edilen kelimeler, basitliğin çok ince işçilikle yoğunlaştırıldığı kurgu ve anlatım, bu haliyle bir ilk kitaptan çok üslubunu oturtmuş bir yazarın kaleminden çıkmış izlenimi veriyor. Görmüş geçirmiş insan izlenimi veren yazar, ince detayları görmedeki başarısıyla da dikkat çekiyor. Günlük hayatın uğultusu içinde kaybolmuş pek çok sesi Yörükoğlu’nun öykülerinde duymak mümkün. İyi bir gözlemci olduğunu da kanıtlayan yazar, hayatla teması oldukça güçlü öykülere imza atmış. Okura hissettirilen ‘yaşanmışlık’ duygusunun yazarın bilinçli tercihi olduğunu düşünüyorum.

Metrobüse binen ‘plaza insanının’ yoldan geçen arabalara bakarken içinden geçenler, yanında araba alabilecek parası varken almaması, daha doğrusu kendisini, karısının kendi iç sesine karışmış sesiyle ikna etmesi, bir anda çekip gitmek istemesi, gidememesi… Gitmeyeceği, gidemeyeceği o kadar aşikâr ki anlatıcının. Karısının sesinin onu tepeden takip ettiğini an be an hissederiz. Kadının ortada yokken bile varlığıyla anlatıcıya bu kadar dokunduğu ender öykülerden biri ‘Ben Haluk’. Kadının, kitap boyunca asıl karakteri destekleyen yan unsur rolü, bu öyküdeki “güçlü kadın” imajıyla biraz olsun yıkılıyor. Ama yine de görünmez, okur hisseder. Bu rolün farkındadır ve bu da yine kesinlikle yazarın bilinçli tercihinin bir sonucu.

Erkek ağırlıklı öykülerde neden kadın karakterin “başrol” üstlendiği bir öykü olmadığı sorusuna yazarın ne cevap verdiğini öğrenmek için, kitap yayımlandıktan sonra onunla yapılmış röportajları okudum ancak sorunun cevabına rastlayamadım. ‘Ben Haluk’ ve ‘Bir Sonraki Durak Maslak’ öykülerinde varlıkları ciddi şekilde hissedilen kadın karakterlere değinen yazarlar var ancak yazarın neden sadece erkekleri anlatmak istediğiyle ilgilenen bir röportajcı olmamış. Şaşırtıcı.

Kadınların hem siyasette hem günlük sosyolojide bu kadar etkin olduğu, feminist hareketin istediği an istediği gündemi oluşturabildiği bir ortamda, yazarın neden sadece erkek karakterlere odaklandığını, kadınları destekleyici unsur olarak kullandığını sormak kimsenin aklına gelmemiş. Bu da bilinçli bir tercih eminim ama yazarın tercihine yol açan sebebi ona sormak bence okura duyulan saygının gereğiydi. Sorulmamış.

Halil Yörükoğlu’nun karakterleri köşe sıkışmış, hep kaçmaya odaklı bazıları kısmen kaçabilmiş kişiler. Yörükoğlu’nun hayata değen yönleri oldukça güçlü karakterleri, kitaba doğallık katıyor. Böylece yazarın hayat tecrübelerinden ve gözlemlerinden süzülen anlatıcı hikâyelerin okur üzerindeki etkisi de aynı çerçevede gerçekleşiyor. Sait Faik okurmuş hissi veren öyküler, herkesin herkese değdiği ‘sokak ve sadelik’ dili içinde anlam buluyor.

İyi bir ilk kitap Kaçış Rampası. Bir iki “bu, burada ne arıyor” dediğim öykü olmasına rağmen, öykülerin her biri okuru sımsıkı yakalamayı başarıyor. Favori öyküm ise ‘Yâsin’. Bu öyküde abdestle arzuları arasında kalmış milyonlarca erkeği görmek mümkün.

Halil Yörükoğlu, sade dili, öykülerden taşan doğallığı ve pek değinilmeyen yaşamları anlatmasıyla gelecekteki güçlü yazarın sesini şimdiden duyuruyor. Aynı doğallık ve özgünlükte devam etmesi şartıyla.