Beyhude Bir Ömür Yaşadığımız

0
5603
Beyhude

Beyhude ömrümüz geçip gidiyor, zamanı durdurmak imkansız. İnsanlar eskir, evler eskir, anlayışlar eskir, şehirler ve medeniyetler eskir.

Öyle ki, bir babanın hayallerinin ve dünyada edindiği bir gayenin evladı için hiç bir anlamı olmayabiliyor. Bir kuşağın öncelikleri, bir sonraki kuşağın zihninde en küçük bir yer bile işgal etmiyor. Sonraki kuşak da başka önceliklere bağlanıp bir müddet oyalanıp dünyadan göç ediyor. Her şey gibi tüm bağlandıklarımız eskiyip yok oluyor. Arzular, istekler, hayaller ve daha neler: ölüm neyi alıp götürmüyor, hangi izleri silip süpürmüyor ki? Ahmet Erhan’ın dizelerinde

Bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi ayrık otları, dikenler bürümüş

dediği gibi: dünya sandığımız her şey elimizden kayıp gidiyor.

Bu noktada mesneviden bir hikaye aklıma geliyor. Bağdat’ın sokaklarında bir buz satıcısı;

Sermayesi tükenen şu fakirden buz alan yok mu?

diye bağırıyordu. Bunu duyan Cüneyd-i Bağdadi ;

Bu satıcının tek sermayesi olan buzların eridiği gibi asıl sermayemiz olan ömrümüz de her saniye ve dakika eriyip elimizden kayıp gidiyor. O zaman bu sermayeyi doğru değerlendirelim

sözlerini söylüyordu.

Elbette insanın hayalleri, hedefleri ve olmalı bir meşgalesi ama hiç bir olgu heder etmemeli adaleti. İnsan ihtirasla, entrikayla ve yalanla yaşamak yerine: muhabbetle, aşkla ve sevgiyle sürmeli hayatı.

Mustafa Kutlu’nun “Beyhude Ömrüm’’ hikayesinin ilk ilham ettiği düşüncelerdi yukarıda karaladıklarım. Bir çok kişi için yakın şeyler çağrıştırsa da hikaye, herkesin düşünce dünyasında farklı pencereler açılmasına vesile olmuştur elbette. Kutlu, o yalın Türkçesi ile okuyucuyu hikayenin içine çekiyor adeta. Beyhude Ömrüm, bittiğinde ise isminin içini yüzde yüz doldurduğu anlaşılıyor. Kitabın ana hikayesinin içinde gizlenen bir kaç faklı karekterin hikayesi ile bu durum iyice perçinlenmiş.

Hangi konumda ve sosyal sınıfta olursa olsun ömrün ahirinden insanın elinde dünya adına koskoca bir sıfır kalıyor’ mesajı çok net kendini belli ediyor.

Kitapta bir çok resim gördüm boşalan köyleri, başıboş kalan evleri; çok kısa denilebilecek bir zaman içerisinde kurulan ve cazibesini kaybeden hanlar konaklar gördüm. İnsanın zayıflığını, acizliğini, beyhude sevdalarını, sevincini, hayallerini kısacası bizi gördüm. Hayatı boşbogazlık yapmaktan ibaret sanan potreleri gördüğüm gibi nadir de olsa , hiç konuşmadan dosdoğru yaşayanları da gördüm. Ve tüm bu kişilerin yavaş yavaş ölüme yol alışlarını gördüm.

En son sahnede baş karekter Çavuşun oğlunun, ömrünce sevdası olan bahçesinin işleriyle zihni haşır neşir “Yapacak çok şey var” dedikten hemen sonra, birden ölümün gelip yakalaması ve ölüm uykusuna düşerken dayanacak kimsenin olmaması…

İşte bu sahnede beyhude ömürlerin koskoca fotoğrafını gördüm. 

Düşüncelerinizi Bize Yazın